HZ.İMAM HÜSEYİN ŞÜHEDA R.A - SEYYİD MUHAMMED ŞERİF BUHARİ

İçeriğe git

Ana menü:

HZ.İMAM HÜSEYİN ŞÜHEDA R.A

EHLİBEYT

Resûlullahın (s.a.v.) torunu, Hz. Ali’nin ikinci oğlu. Hicretin altıncı yılında (m. 626) doğdu. Hz. Hüseyin’in nesebi; Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib bin Abd’ül-Muttalib bin Haşim, el-Kureyşi, el-Hâşimî’dir. Hüseyin adı, ona Resûlullah efendimiz (.a.v.) tarafından verildi. Künyesi, Ebâ Abdullah’dır. Lakabı Seyyid ve Şehîddir.
Ümmü Hâris (r.a) anlatır: “Bir gün Resûlullahın (s.a.v.) huzuruna vardım. “Bir rüya gördüm, çok korkdum” diye arz ettiğimde “Ne gördün?” buyurdular. “Sizin vücûdunuzdan bir parça kesdiler, benim yanıma eklediler” dedim, “İyi görmüşsün, Fâtıma’nın bir oğlu olacak ve senin yanında kalacakdır” buyurdular. Bir müddet sonra Hz. Hüseyin dünyâya geldi, İbni Abbas’dan (r.a.) gelen rivâyete göre:
Resûlullah (s.a.v.) her sabah namazını kıldıktan sonra mübârek yüzünü Eshâb-ı kirâma çevirirlerdi üzüntülü kimseler yüzünü görseler mesrûr (sevinçli) olurlardı. Bir gün sabah namazından sonra yüzlerini döndürmeden Hz. Ali’yi çağırdılar. Beraber mescidden çıktılar. Eshâb-ı kirâm (aleyhimürrıdvan) nereye niçin gittiklerini anlıyamadılar. Tekrar dönerler diye oturdular, ikisi Hz. Fâtıma’nın evine gittiler. Peygamberimiz Hz. Ali’ye kapıda durup, kimseyi içeri sokmamasını emr etmişlerdi. Hz. Hüseyin doğmuş, melekler tebrik etmek için gelmişlerdi. Hz. Ebû Bekir duramayıp, Hz. Ali’nin evine gitti. Sonra Ömer (r.a.) sonra Osman (r.a.) ve bütün Eshâb-ı kirâm, Hz. Ali’nin evine gittiler. Ebû Bekir (r.a.), Hz. Ali’den Resûlullahın
(s.a.v.) nerede olduğunu sordu. Hz. Ali “İçerde” dedi. “İzin verirsen ben de göreyim” dedi. Hz. Ali, “Allah’ın Resûlü meşguldür” dedi. Benim içeri girmememi sana emir etti mi? deyince “Hayır, yalnız dörtyüzyirmidörtbin melek geldi” dedi. Ebû Bekir (r.a.) sözünden taaccüb (hayret) edip durdu. Ali (r.a.), Hz. Ömer, Hz. Osman ve bütün Eshâb-ı kirâma aynı şeyleri söyledi. Bir ara Resûlullah (s.a.v.) dışarı çıkıp, herkesin içeri girmesini emr ettiler. Önce Ebû Bekir (r.a.) sonra bütün Eshâb-ı kirâm içeri girdiler.Resûlullah’a (s.a.v.) selâm verdiler. Hz. Ali’nin meleklerin sayısındaki sözü söylendi. Resûlullah (s.a.v.) Hz. Ali’ye meleklerin sayısını nasıl bildin? diye sordular. Hz. Ali. “Melekler grup grup geliyorlardı. Her biri bir dil ile konuşurlardı ve sayılarını bildirirlerdi” dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.): “Allah aklını ziyade etsin yâ Ali” buyurdular.


Resûlullah efendimiz (s.a.v.), Hüseyin doğduğu zaman, kulağına: “O Cennet çocuklarının efendisi (seyyidi)’dir.” diye seslenmişti. Üsâme bin Zeyd, bir gece Peygamber aleyhisselâmı gördüğünü ve onun: “Bunlar benim oğullarımdır, kızımın oğullarıdır; Allahım, ben onları seviyorum, sen de onları sev ve onları sevenleri de sev” dediğini rivâyet etmektedir. Bir defasında da “Hüseyin benden, ben Hüseyindenim. Allahü teâlâ Hüseyin’i seveni sever” buyurmuştu. Hz. Hüseyin, daha bir çok hadîs-i şerîflerle medh edildi. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîm’de, Ehl-i beyte, buyuruyor ki: “Allahü teâlâ, sizlerden ricsi, ya’ni her kusur ve kirleri gidermek istiyor ve sizi tam bir taharet ile temizlemek irâde ediyor.” Eshâb-ı kirâm sordular. Yâ Resûlallah! Ehl-i beyt kimlerdir? O esnada, İmâm-ı Ail geldi. Mübârek hırkâsının altına aldılar, Fâtıma-tüz-Zehrâ da geldi. Onu da yanına aldılar. İmâm-ı Hasan geldi. Onu da bir yanına, İmâm-ı Hüseyin geldi. Onu da öbür tarafına alarak, “İşte bunlar, benim Ehl-i beytim” buyurdular. Bu âyet-i kerîme ve ilgili hadîs-i şerîfler, Resûlullahın iki mübârek torununu sevmenin şart olduğunu belirtmektedir.
Hz. Hüseyin buyurdu ki: Birgün yüksek dedemin huzuruna varmıştım. Ubeyy bin Kâ’b da huzurunda idi. Bana: “Merhaba, ey Ebû Abdullah, ey göklerin ve yerin süsü!” diye hitâb etti. Ubeyy bin Kâ’b hazretleri, yâ Resûlallah! Göklere ve yere senden başka süs var mıdır? dedi; Resûlullah: “Beni insanlara Peygamber olarak gönderen Allahü teâlânın hakkı için Hüseyin bin Ali, yeryüzünün merkezinin süsüdür. Ondan ziyâde süs, göklerin tabakalarıdır” buyurdu.
Birgün Hz. Hüseyin, Resûlullah efendimizin yanında idi. Annesine gitmek istiyordu. Hava yağmurlu idi. Resûlullah duâ buyurdu. Hüseyin (r.a.) eve gidinceye kadar, yağmur ara verdi. Birgün Resûlullah efendimiz, Hz. Hüseyin’i sağ dizine, oğlu İbrâhîm’i sol dizine aldı. Cebrâil aleyhisselâm gelip, Hak teâlâ, bu ikisinden birini alacaktır. Sen birini seç dedi. Eğer Hüseyin vefât ederse, benim canım yandığı gibi,
Ali’nin ve Fâtıma’nın da canları yanar. Eğer İbrâhîm giderse, en çok ben üzülürüm. Benim üzüntümü, onların üzüntüsüne tercih ediyorum buyurdular. Üç gün sonra oğulları İbrâhîm vefât etti.
Hüseyin (r.a.), Resûlullahın yanına her gelişinde onu öper ve “Selâmet ve se’âdet o kimseye ki, oğlum İbrâhîm’i ona fedâ ettim” buyururdu. Hz. Hüseyin’in ilk çocukluğu Resûlullah efendimizin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Ancak bu hâl, çok sürmedi. Hüseyin (r.a.), bundan sonra ilmini ve edebini babasının yanında tamamladı. Beş çocuğu oldu. Sırası ile, Ali Ekber, Ali Asgar, Ca’fer, Fâtıma ve Sekîne.


İmâm-ı Hasan ve Hüseyin ile Abdullah bin Ca’fer (r.anhüm) Medine-i Münevvere’ye giderlerken yiyecekleri kalmadı. Sahrada olduklarından yiyecek bir şey alınacak yerde olmayıp açlık ve susuzluktan iyice bunaldılar. Sonra “Allaha, tevekkül ettik” diyerek yoldan saptılar. Biraz ilerlemişlerdi ki, ovanın ortasında bir karartı gördüler. Ona doğru gittiler. Siyah bir çadır, içinde ise, bir kadın vardı. Kadına selâm verdiler. Kadın selâmlarını aldı. İyi karşıladı. Bu üç zatın dünyâya rağbetleri olmadığını anladı. Kadına: “hiç yiyeceğin var mı? diye sordular. Bir keçim var. Kendiniz sağın için” dedi. Birisi sağdı. Her biri birer çanak içtiler. Sonra kadına: “Başka yiyeceğin var mı? diye sordular. Kadın: “Keçiyi kesin yiyin” dedi. Abdullah bin Ca’fer (r.a.) kesti pişirdi. Üçü beraber yediler. Allahü teâlâya hamd ettiler. Atlarına bindiler.
Kadına “Medine-i Münevvereye geldiğinde muhakkak bize uğra. Biz seyyidlerdeniz. Hâşimîlerdeniz” diyerek yola koyuldular. Bir zaman sonra kadının kocası geldi. Keçiyi göremeyince ne oldu diye sordu. Kadın olup biteni anlattı. Kocası üzüldü. “Biliyorsun o keçiden başka bir şeyimiz yok. Şimdi ne yapacağız?” diyerek kadını azarladı. Kadın: “Allahü teâlâ rahîmdir, kullarını aç bırakmaz. Böyle güzel yiğitler
gelip te, onları misafir etmeden göndermek insafa sığmaz” dedi, Daha sonra kadın, kocası ile Medine-i Münevvereye birşeyler alıp satmak için gittiler. Hikmet-i ilâhi Hz. Hasan’a, Bâb-ı selâm önünden geçerken rastladılar. Hasan (r.a.) kadını ve kocasını huzuruna çağırttı. Kadına: “Beni tanıdın mı?” dedi. Kadın: “Hayır” dedi. “Bir zamanlar senin evine üç kişi gelmiştik. Bize süt ikrâm etmiştin. Bir de keçini kesmiştik. Onlardan biri benim” dedi. Bunlara çok ikrâm da bulundu: Yanında fazla bir şeyi olmadığından, Beyt-ülmâl emîrine adam gönderip, bin dirhem gümüş ve yüz koyun borç istedi. Getirdiler. Bunların hepsini kadına bağışladı. “Bizi mazur görün” buyurdu. Bu karı-kocanın yanlarına adam vererek, Hüseyin’e (r.a.) gönderdi. Hz. Hüseyin de bunları iyi karşılayıp, yanında bulunduğu kadar ikrâm etti. Fazla olmadığından Beyt-ül-mal emîrinden bin dirhem gümüş ve ikiyüz koyun borç istedi. Hepsini kadına verip özür diledi.
Yanlarına adam verip, Abdullah bin Cafer’e (r.a.) gönderdi. Abdullah (r.a.): “İki İmâm’a uğradınız mı?” buyurdu. “Evet” dediler. “Keşke daha önce bana uğrasaydınız. Onların yanında dünyâ malı bulunmaz, belki sıkıntı çekmişlerdir” dedi. Bunlar imâmların yaptıkları ikrâmları söylediler. Abdullah (r.a.) da ikibin
dirhem gümüş ve dörtyüz koyun verdi. Mezkûr karı-koca yediyüz koyun ve dörtbin dirhemi alıp sevinerek evlerine döndüler.
Eshâb-ı kirâmdan Dıhye (r.a.) devamlı ticâret için sefere gider gelirdi. Çok güzel yüzlü idi. Cebrâil (aleyhisselâm) çok defa Resûlullahın (s.a.v.) huzuruna Dıhye (r.a.) şeklinde gelirdi. Bir gün Cebrâil (aleyhisselâm) Fahri âlem (s.a.v.) hazretlerinin huzurunda bulunuyordu. O zaman henüz küçük olan Hasan ve Hüseyin (r.a.)’dan biri Cebrâil aleyhisselâmı gördü. Hemen kardeşinin yanına koşarak: “Dıhye (r.a.) dedemizin yanında oturuyor, haydi gidelim” dedi. Koşup mescide girdiler. Cebrâil aleyhisselâmın dizlerine oturdular. Ellerini Cebrâil aleyhisselâmın koynuna soktular. Resûlullah (s.a.v.) torunlarının bu hareketini görünce hicâb edip, mani olmak istedi. Cebrâil (aleyhisselâm), Resûlullahın mahcûb olduğunu görünce dedi ki: “Ya Resûlallah! Niçin sıkılıyorsunuz? Fâtıma (r.a) teheccüd namazını kılarken Hak teâlâ beni gönderir, bunların beşiklerini sallardım. Fâtıma (r.a) rahatça namazını kılardı. Çocukların bu hareketini bana karşı edebsizlik saymayın. Bazan da bunların anneleri namazdan sonra uyurken,
bunlar ağlardı. Hak teâlâ yine beni gönderir, anneleri uyanmasın diye beşiklerini sallardım, ağlamazlardı. Bunların yanıma gelip, ellerini koynuma sokmalarında bir mahzur yoktur.” dedi. Resûlullah (s.a.v.) “Ey kardeşim Cebrâil! Şimdi bir şey yapmadılar. Daha ileri giderler endişesiyle mâni oldum. Çünkü, Eshâbımdan Dıhye (r.a.) isminde birisi vardır. Çok kerre sefere çıkar. Her dönüşünde bunlara hediyye getirir. Sizi Dıhye (r.a.) zannedip, ellerini koynunuza soktular” buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm:“Yâ Rabbi! Beni Habîbinin (s.a.v.) yanında utandırma” diye duâ etti. “Oturduğun yerde gözlerini kapa, elini Cennete sok, eline ne gelirse al.” diye hitap geldi. Cebrâil (aleyhisselâm) ellerini Cennete saldı. Bir yeşil salkım üzüm, bir kırmızı nar eline geldi. Hz. Hasan üzümü, Hz. Hüseyin de narı aldı. Bunları yerlerken bir dilenci geldi. “Ey Ehl-i beyt! O üzüm ve nardan bana da verir misiniz?” dedi.Resûlullah’ın (s.a.v.) yüksek yaratılışlı torunları vermek istediğinde Cebrâil (aleyhisselâm) mâni oldu. “Yâ Resûlallah! O dilenci şeytandır. Cennet meyvaları ona harâm iken hile ile yemek istedi.”
Hz. Hüseyin’in yüzü, karanlık gecede etrafını aydınlatırdı. Yaya olarak yirmibeş defa hacca gitti. Beraberindekiler bineklere binse de, kendisi binmezdi. Buyurdular ki: “Cömerd efendi olur, cimri hor olur. Bu âlemde bir mü’min kardeşinin iyiliğini, kendinden önce düşünen, öbür âlemde daha iyisini bulur.”
Hüseyin (r.a.), hep babasının yanında idi. Babası şehîd olunca, Medine’ye geldi. Muâviye’nin vefâtında Yezîd’e bi’at etmedi. Kûfeliler kendisini çağırıp halife yapmak istedi. Kardeşi Muhammed bin Hanefiyye, İbni Ömer, İbni Abbâs ve daha nice Eshâb-ı kirâm (r.a.) mâni oldular ise de, nasîhatlerini dinlemeyip, yetmişiki kişi ile Mekke’den Irak’a yola çıktı. Yezîd, Şam’dan bunu haber alınca, Irak valisi Ubeydullah bin Ziyâd’a emir gönderip, Kûfe’ye sokma dedi. Bu da, Sa’d İbni Ebî Vakkâs’ın oğlu Ömer’in kumandasında bir ordu gönderdi. İbni Ömer, geri dönmesini bildirdi ise de, imâm kabul etmeyip harp etti. Yanında bulunanlara da tekrar tekrar teslim olun denildi ise de, 72’si de şehîd oluncaya kadar savaşa devam etti. Sinan bin Enes Nehaî, Hz. Hüseyin’i, Hicret’in 61 (m. 681) yılında Muharremin onuncu günü Kerbelâ’da şehîd etti. Mübârek oğlu Zeynel’âbidin küçük olduğu için öldürülmedi. Kadınlar ve imâmın mübârek başı ile Şam’a gönderildi. Mübârek başı, Mısır’da Karâfe kabristanında medfundur.
Yine İbnî Abbâs (r.a.) anlatmıştır. Bir gün Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i güreştirdiler. Güreşmeye başlayınca, Resûlullah (s.a.v.) tut yâ Hasan (r.a.) derdi. Hazret-i Fâtıma yâ Resûlallah! Yalnız Hasan’a mı diyorsun? Resûlullah (s.a.v.) “İşte Cebrâil (aleyhisselâm) tut yâ Hüseyin! diyor”, buyurdular.
Hazret-i Hüseyin ile ilgili olarak Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdular ki:
“Ben bir ağaca benzerim. Fâtıma, bunun kökü, Ali gövdesi, Hasan ve Hüseyin meyvesidir.”
“Genç olarak Cennete girenlerin seyyidi Hasan ve Hüseyin’dir.”
“Hüseyin benden, ben de Hüseyin’denim. Hüseyin’i seveni Allahü teâlâ sever. Hüseyin torunlardan bir torundur.”
“Hüseyin’i seveni Allahü teâlâ sever.”

Hz.Hüseyin, Rasululullah(s.a.v)'ın son beş yılına yetişmiş ve ondan birkaç hadis rivayet etmiştir.

“Kişinin İslâmının güzelliği mâlâyaniyi terk etmesidir.”
“Resûlullah (s.a.v.) yoldan geçen bir yahudinin cenâzesi için ayağa kalktı ve buyurdu ki: “Kokusu beni rahatsız etti.”
“Bahil (cimri) o kimsedir ki yanında ismim anıldığında bana salat ve selâm getirmez.”
Ebu Eyyub el-Ensarı (r.a)'den rivayet ediliyor:
Rasululullah (s.a.v)'ın yanına girdim. Hasan ve Hüseyin Peygamber (s.a)'in göğsünde oynuyorlardı. "Onları seviyor musun ey Allah'ın elçisi?" dedim.
"Onları nasıl sevmeyeyim ki? Benim dünyadaki reyhan çiçeklerimdir bunlar!" dedi.
Ebu Said'den naklediliyor:
Rasululullah (s.a.v); "Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendileridir" buyurdu.
Abdullah b. Mes'ud (r.a)'dan naklediliyor:
RasululuIlah (s.a.v); "işte bunlar benim iki oğlumdur. Kim bunları severse, beni sevmiş olur" buyurdu. Peygamberlmiz, Hasan ve Hüseyin'i kastediyordu
Hz. Hüseyin son derece mütevazi bir insandı. Bir keresinde fakir ve zavallı insanlann yanından bineğiyle geçerken, onlara selam verdi. Biçare insanlar yere serdikleri bir örtü üzerinde bulunan ekmek kırıntılarını yiyorlardı.Hz. Hüseyin'e sevgiyle bakarak: "Gel bize, ortak ol soframıza ey Peygamber torunu?" dediler.
Hz. Hüseyin bineğinden indi ve şöyle dedi:
"Allah, başkalarını hor gören kibirli insanları sevmez'. Sonra fakirlerin yanıbaşına geldi, oturdu ve onların yemeğine katıldı. Yemekten hep birlikte kalktıklannda onlan evine davet etti:
"Siz beni çağırdınız. Ben çağrınıza uydum. Haydi şimdi de ben sizi çağırıyorum, evime gelin!" dedi. Yoksul insanlar Hz. Hüseyin'in bu teklifini seven seve kabul ettiler. Beraberce Hz.Hüseyin'in evine geldiler.İbni Uveyne,Abdullah b. Ebi Zeyd'den naklediyor:
"Hüseyin b. Ali'yi gördüm. Bir iki kıl hariç sakalının her yanı ve saçları simsiyahtı . Hz. Hüseyin ibadetlerine dikkat eden, namaza, oruca ve hacca düşkün bir zat idi. Yirmi defa yürüyerek hacca gitmiştir .



Hz. Hüseyin'in şehadeti öncesindeki olaylar şöyle geçmiştir:


Muaviye, kendinden sonra Hz. Hasan (r.a)'ı hilafete tayin edeceğine söz vermişti. Fakat bazı valileri ve yakınlan, Yezid'in veliahtlığa daha layık olduğunu söylediler. Muaviye'nin kafası iyice kanştı. Özellikle Mugire b. Şu'be'nin kulis faaliyetleri ona çok etki etti. Mugıre kendi açısından, Yezid'in hilafete geçmesini uygun buluyordu. Böylece devlet içerisinde sağlam bir yer edineceğini umuyordu. Önce Muaviye'nin çevresindeki adamlarını;"şu anda ben size emirlik veya valilik gibi rütbeler verilmesine yardımcı olmazsam artık bunun hiç imkanı kalmaz" diyerek kendi yanına çekti. Daha sonra Yezid'e gelerek; "Rasulullah'ın en yakın arkadaşları gitti. Geriye onların evlatları kaldı.Sen faziletin, ileri görüşlülüğün, siyasetin ve dindarlığın la bu işe en layık adamsın! Niçin Muaviye'den sonra tahta oturmak için bir girişimde bulunmuyorsun?" diyerek iki yüzlülük yaptı. Mugire'nin bu sözlerini işiten Yezid; "bunun gerçekleşebileceğine inanıyor musun?" diye sorunca, Mugire; "evet, elbette!" demişti. Daha sonra Yezid, babasının yanına giderek Mugire'nin teklifini ve kendi kanaatini bildirdi. Muaviye, Mugire'yi yanına çağırdı ve; "demek böyle düşünüyorsun.Peki Yezid'in benden sonra veliaht olması için nasıl destek bulacağım?" dedi. Muaviye, önündeki güçlü engellerin farkındaydı. Ayrıca Yezid'in veliaht olması demek, artık işin asıl renginin ortaya çıkması demekti. Zaten köşkler, saraylar ve yönetim biçimiyle krallığı andıran bu hükümet, Yezid'in tayiniyle tam Bizans ve Kisra usulü bir imparatorluğa dönüşecekti.
Muaviye'nin, "kim destekler?" sorusuna Mugire şu cevabı verdi: "Ben Kufe halkını garanti ederim. Ziyad da Basra'yı ayarlar. Zaten bu iki şehir sana biat etti mi, hiç kimse karşı koyamaz, iş kabul edilir?" Muaviye bu görüşmeden sonra Mugire'ye;
"Peki o halde kalk, görevinin başına dön. Bu konuda güvendiğin kimselerle görüş, durumu bize bildir, tekrar görüşelim" dedi. Mugire, Muaviye'nin huzurundan ayrılıp adamlarının yanına geldiğinde kendisine merakla bakıp;"neler oldu, anlat bakalım?" diye soranlara şu cevabı verdi:
"Muaviye'nin kafasına, hiç mi hiç olmayacak gibi gözüken muhal bir işi soktum! Bu iş Muhammed ümmetine pek yaraşır bir iş değil! Ama öyle bir gedik açtım ki, ebediyen kapatılamayacaktır!"
Muğire daha sonra Küfe'ye geldi.Oradaki Umeyyeoğulları taraftarlarını ikna etti. Onların oluşturduğu on-onbeş kişilik bir heyete 30 bin dirhemlik hediyeler verdi.
Küfeliler daha sonra Muaviye'yi ziyaret ederek Yezid'i hilafet için uygun gördüklerini bildirdiler. Muaviye de bu konuda isteği ve azmi artmış olarak Basra halkını ayarlamak üzere Ziyad'la konuştu. Ziyad da orada gereken çalışmaları yürüttü.
Sonunda Muaviye açıkça, Yezid'e biat çağrısında bulundu.Yıl; Hicret'ten sonra 56 senesiydi. İnsanlar Yezid'in kötü ahlakını bildikleri için bu işe razı olmadılar. Bazıları Yezid'e gidip bu işten el çekmesi gerektiğini, böyle yapmasının hilafete atılmaktan daha hayırlı olacağını söylediler. Yezid de bu işten biraz çekilir gibi oldu. Babası Muaviye ile görüşerek, kısa bir süre bu faaliyetleri durdurdular.
Yezid'e biat çağrısına herkes kerhen "evet" demişti. Bu çağrı Hz. Ebu Bekir'in oğlu Abdurrahman, Hz. Ömer'in oğlu Abdullah ve Hz. Ali'nin oğlu Hüseyin'le Abdullah b. Zübeyir ve İbni Abbas tarafindan reddedildi. Onlar "evet" demediler.
Muaviye o sene umre için Mekke'ye geldi. Mekke dönüşü Medine'ye girdi ve bir hutbe okuyarak Yezid'e biat çağrısı yaptı. Mescidde bulunan, fakat ses çıkardığı ya da itiraz ettiği takdirde başlarına dikilen cellatlar tarafindan kellelerinin uçurulacağı tehdidine maruz kalan Hz. Hüseyin ve arkadaşları aykırı bir söz söyleyemediler.
Böylece Yezid'in veliahtlığı iyice onaylandı.Tüm beldelerden temsilciler gelerek kabul dileklerini bildirdiler.
Yezid, krallığı iyi idare etmesiyle şöhret bulduğu gibi, çok şarap içmesi, namaz kılmaması, şehvetine aşırı düşkün oluşu, kıyıcılığı, zulmü ve fahişelerle yatış kalkmasıyla da meşhur biriydi.
Yezid'e, babası henüz sağken, ondan sonra tahtın varisi olacağına dair söz verilmişti. Muaviye ölünce Yezid, Hicret'in 60. yılında halife olarak biat aldı. Bu sözde biattı ama korku, terör, adam kayırıma ve rüşvetle elde edilen bir mirastı aslında. Aslında, eğer ortada müslüman bir devlet varsa, bunun başına geçmeye en layık olmayacak olan adam Yezid'di. Daha sahabeden nice insanlar vardı hayatta. Sahabe ve tabiin içinde müslümanların başına geçmeye layık, sireti temiz, huyu güzel, müslümanları adiIce ve zulümden uzak bir idare ile yönetmeyi becerebilecek nice insanlar varken, Yezid geçti başa.


KERBELA:


Hz. Hüseyin, Yezid'e biat etmedi. Bu görüşünde direterek, atası Hz. Muhammed (s.a.v)in şehri olan Medine'de kaldı. Yezid'in adamları Hz. Hüseyin'in red cevabını Ömer oğlu Abdullah, Ebu Bekir oğlu Abdurrahman, Zübeyr oğlu Abdullah ve diğerlerinin red cevabı ile bir tutmadılar. Çünkü Hz. Hüseyin, güzel ahlakı, adaletli davranışı, zulme karşı oluşu, babadan oğula geçen bir krallık değil, gönül hoşluğu ile seçilen, biatle başa gelen bir başkan yönetimindeki islami hükümeti savunması ve Peygamber (s.a)'in soyundan gelişi ile diğerlerinden çok farklı bir konumdaydı.
Yezid ve adamları devamlı Hz. Hüseyin'i sıkıştınp biat talebinde bulununca, o da Mekke'ye sığındı. O sıralarda Irak taraflarından onun başa geçmesini öneren mektuplar geliyordu. Iraklılar yanlarında yüzbin kişinin onu desteklediğini, hemen gelip emirliğini ilan etmesi gerektiğini söylüyorlardı. Onların bu çağrılarını duyan Hz. Hüseyin amcası oğlu Müslim b. Akiri Irak'a gönderdi. Müslim Irak'taki durumu araştıracak,ortamın elverişli olup olmadığına bakacaktı. Hz. Hüseyin, Müslim'le gönderdiği mektuplarda Iraklılar'a selam yolluyor, elçisi olan Müslim b. Akil'in güvenilir biri olduğunu, oradaki durumu araştırmak üzere gönderildiğini ve durum anlatılanlar gibiyse, hemen kendisinin oraya geleceğini bildiriyordu.
Müslim elindeki mektupla Küfe'ye girdi. Küfeliler hemen onun çevresini sarıp, Hz. Hüseyin'in emirliğini kabul ettiklerini bildirdiler. Canları ve malları yok olma pahasına da olsa, onu destekleyeceklerine dair yemin ettiler. ilk başta 12 bin kişi, daha sonra da 18 bine yükselen biatçı kitlesini gören Müslim b. Akil, Hz. Hüseyin'e, durumun elverişli olduğunu haber veren bir mektup gönderdi. Hz. Hüseyin haberi alınca Mekke'den yola çıktı. Yezid ise durumdan haberdar olduğu için, Küfe emiri Numan b. Beşir'i azletti.Küfe'yi de Basra valisi olan Ubeydullah b. Zi­yad'ın idaresine verdi. Ubeydullah b. Ziyad yola koyuldu. Küfe'ye geldi, hükümet sarayına girdi ve kapıları kapattırdı. Müslim b. Akil ordusuyla kapıya geldiğinde, sarayda bulunan kabile reisIeri ve Küfe ileri gelenleri Ubeydullah b. Ziyad'ın yanından saray dışındaki kabile­lerine ve bağlılarına;"dönün, gidin, bu işe bulaşmayın" emrini verdiler. Ubeydullah b. Ziyad bazı reisIere, Küfe sokaklarında dolaşmalarını ve halkı Müslim b. Akirden sakındırmalarını istedi. Artık kadın oğluna ve kardeşine, babalar oğullarına; "eve dön, onlarla ne yapacaksın?!" çağrısını yapmaya başladı.

İnsanlar dağılarak azaldılar. Müslim'in çevresinde kala kala 300, hatta 30 kişi kaldı.Müslim onlarla akşam namazını kıldı. Yanında artık hiç kimse yoktu..

Garip, ve ihanete uğramış bu yalnız insan ne yolu gösterecek birini bulabildi, ne de ona dost olacak birine rastladı. Karanlık bastığında nereye gideceğini bilmeyen bu adam, kuşku dolu adımlarla sokakları arşınlamaktaydı.
Müslim sonunda sığınacak bir ev buldu. Ama onun orada olduğu çabuk anlaşıldı. Dışandan sesler yükselmekte, cellatlar vahşet çığlıkları atmaktaydı.
Muslim b.Akil bu sesleri işitince kendisini kuşatmak üzere gelindiğini anladı. Kılıcıyla kahramanca onlann önüne çıktı, saldırganları dışarı attı. Bu olay defalarca tekrarlandı. Üzerine yapılan tüm hamleleri savuşturan Muslim b.Aki, her seferinde onlan dışarı atmakta, ama gittikçe de yorulmaktaydı. Ahmer kabilesinden birisi Müslim'in ağzına şiddetli bir darbe indirerek Müslim'in iki dişini kırdı. Müslim de ona gereken karşılığı verdi kılıcıyla. Etrafta bulunanlar Muslim b.Akil'in bu kahramanca savunmasına karşı koyamayacaklarını anlayınca evin damına çıktılar.Muslim b.Akil'in kafasına taş attılar, ateşe verdikleri kamış parçalarını fırlattılar. Muslim b.Akil bu manzarayı görünce yolun ortasına çıktı, mücadelesine orada devam etti.· "Teslim ol, senin canın bağışlanacak, kendini tehlikeye atma" diyenlere de şu cevabı verdi:
"Yemin ettim özgür öleceğim diye, Ölüm, isterse buyursun en bilinmedik şekliyle! isterse katsın soğuğu Sıcağa ve acıya, Güneşin ışığı dönsün ve durup sakinleşsin artık, Evet ... Herkes bir gün kötülükle karşılaşır belki, Bense, Yalan söze aldanıp,
ihanete uğramaktan korkarım!". Onun böyle bir karşılık verdiğini duyanlar; "korkma kimse seni aldatamaz, bunlar senin amca çocuklarındır' dediler. Onlann arasında bulunan Muhammed Eş'as da böyle sanıyordu. Zannediyordu ki, Müslim'e dokunulmayacak, Müslim teslim olduğu zaman öldürülmeyecek.
Müslim atılan taşlardan aldığı yaraların tesiriyle bitkin düştü. Artık yakalanmıştı. İbni Ziyad'ın huzuruna götürülürken birden aklına gelen bir şeyle hüngür hüngür ağlamaya başladı. Onu götürenler şaşırdılar. Bu kadar zaman kahramanca dövüşen ve ölümden kılı bile kıpırdamayan adam niçin ağlıyordu? Densizin biri kalktı, ona akıl öğretti: "Senin yerinde başka biri olsa, bu haline ağlamaz ey Müslim" dedi. Müslim bu ahmak adama baktı ve şöyle cevap verdi:
"Ben kendim için ağlamıyorum! Sizin yanınıza gelecek olan yakınlarım için ağlıyorum. Size aldanıp buraya gelmeye hazırlanan Hüseyin ve Hüseyin ailesi için ağlıyorum!".
Müslim'e sanıldığı gibi eman verilmedi. Onu sarayın damına çıkardılar. Müslim Allah'a varmanın huzuru içinde tesbih getiriyor ve kendisinin başını vuracak olan adamla alay ediyordu. Müslim'in başını ancak iki darbeyle kesebildiler. Önce başını daha sonra da gövdesini sarayın tepesinden yere fırlattılar.
Hz. Hüseyin o sıralarda Mekke'den çıkarken,Müslim,öldürülmeden önce Muhammed b. Eş'as'a şöyle demişti: "Eğer Hüseyin'e benim ağzımdan bir mektup yollamaya muvaffak olabilirsen, ona mutlaka dönmesini ve buraya hiç gelmemesini söyle! Haydi göreyim seni!".
Muhammed b. Eş'as Hz. Hüseyin'e "dön" tavsiyesini içeren mektubu gönderdi. Fakat Hz. Hüseyin haberciyi dinlemedi. "Allah ne dilemişse olur" dedi.
Çevresindekiler Hüseyin'in bu işe kesin kararlı olduğunu görünce onu sakındırdılar, öğütler verdiler. Onu seven ileri görüşlü kimseler Irak'a gitmemesi gerektiğini söylediler. Abdullah b. Abbas;
"Iraklılar dönek ve hain bir halktır. Onlara aldanma!Kal burada, Iraklılar önce düşmanlarını halletsinler, sonra sen oraya gidersin!" dedi. Hz. Hüseyin ise;
"Eyamcaoğlu! Allah'a yemin olsun ki, senin merhametli bir öğüt verici olduğunu biliyorum. Ama ben artık gitmeye azmetmişim!" dedi. İbni Abbas:
"Eğer gideceksen, çocuklarını ve hanımlarını götürme!Vallahi seni tıpkı Osman gibi, hanımları ve çocuklarının gözleri önünde öldürmelerinden korkuyorum" dedi.
İbni Ömer de Hz. Hüseyin'i uyararak, oraya gitmemesi gerektiğini söyledi. Ama o kararından vazgeçmiyordu.Onu Abdullah b. Zübeyr ve Ebu Said elHudri de vazgeçirmeye çalışmış ise de başaramamışlardır. Hz. Hüseyin yola düştüğünde karşısına şair Ferazdak çıktı ve şöyle dedi:
"Ey Allah Rasulü'nün torunu! Kalpler seninle! Kılıçlar sana karşı!
Zafer ise gökten gelir".
Onun selameti ve hayatta kalabilmesi ıçın yapılan bunca tavsiye onu yumuşatmayacak, azmini kıramayacaktı.Çünkü, mesele onun halifelik hakkıyla ilgili değildi. Ya da içinde Yezid'e karşı beslediği şahsi düşmanlık değildi. Aynı şekilde bu çıkış, kar ve zarar hesapları yapan bir iktidar ve tamah düşkününün son derece planlı yürüttüğü bir sergüzeşt de değildi. Bu, elbette bir iktidar macerası değildi!
Mesele çok daha büyük, çok daha önemliydi! İslam ve İslam'ın varoluşuyla ilgiliydi. Müslümanların özlerini korumalarıyla ilgiliydi. Eğer müslümanların hepsi bu batıl hareketin karşısında susarsa, bunun anlamı İslam'ın aziz ve şahsiyetli insanlardan tamamen mahrum olması demekti. Yani artık müslümanlar bu yüce dine mensup olduklannı hangi dille savunacaklardı? Demek müslümanların hiçbiri zorba ve diktatör otoritelere ses çıkaramayacaktı ha? Kim güçlüyse onun borusu ötecekti. Ne Kur'an'ın ne de doğrulann hiçbir gücü olmayacaktı.
İşte Hüseyin'in gözünde hadise buydu! Bu mantıkla, mutlaka yola çıkmaya karar verdi..

O, aynı zamanda biliyordu ki,Yezid ve beraberindekiler Hüseyin'i Medine ve Mekke'de bırakmazlardı. Onlar, mecbur kalınca Kabe'yi ve Mescid-i Rasulullah'ı yıkmayı bile göze alan cellat sürüleriydi.
Hüseyin, Kufeliler'in Müslim'e ne yaptıklarını öğrendi, ama geri dönmedi.Oysa Kufe'de Müslim'in ve Hani b.Urve'nin ölmesi demek, cephenin tamamen çökmesi anlamına geliyordu. Bu da Hüseyin'in geri dönmesi için yeterli bir sebepti, eğer o yaşamak derdinde olsaydı!
Ama büyük kaderi onu çağırıyor, mutmain kalbi onu yönetiyordu!
"Allah'a aitiz, O'na döneceğiz, Allah'a aitiz. O'na döneceğiz" dedi.
Hacir denilen yere vardığında etrafindakilere şöyle dedi:
"Taraftarlarımız bizi bıraktı! Kim dönmek istiyorsa dönebilir.
Ona bir zorluk çıkarmayacak, onu kınamayacağız". Bunun üzerine herkes dağıldı. Geriye sadece Mekke'den beraberinde yola çıkan arkadaşlan kaldı. Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela'ya geldilerinde Hz. Hüseyin;"Buranın adı ne?" diye sordu. "Kerbela!' dediler. Hüseyin; "Şiddet ve bela!' dedi.
Ubeydullah b. Ziyad, Ömer b. Sad'ı Hüseyin'e gönderdi.
Ömer'le Hüseyin arasında uzun süren bir konuşma geçti. Hz. Hüseyin biat vermeyi kabullenmedi. Daha sonra Hz. Hüseyin ile Ömer b. Sa'd üç dört defa biraraya geldiler. Ömer, aslında Hüseyin'le savaşmak istemiyordu. UbeydulIah b. Ziyad'a şu mektubu yazdı:"Yüce Allah çalkantıyı durdurmuş ve sözbirliğini sağlamış bulunuyor. Hüseyin bana, geldiği yere dönmeyi veya kendisini dilediğimiz bir sınır boyuna götürmemizi teklif etti. Ya da Yezid'e biatda bulunacağını söylüyor. Siz de bundan hoşnut olursanız, ümmet için çok hayırlı bir sonuca gidilmiş olur".
Oysa Hz. Hüseyin hiçbir zaman biattan bahsetmemiş, sadece;"bırakın beni, sonunda insanların neye karar verdiklerini görelim"demişti. Ömer b. SaId, Hz. Hüseyin'in şehadetiyle sonuçlanacak bir savaşı önlemek için bunlan yazmış olmalıydı. İbni Ziyad bu mektubu alınca, şartlan kabul ettiğini bildirdi. Ama danışmanlarından Şemir zil-Cevşen ayağa kalkarak şunlan söyledi:
"O senin arazinde ve yakın bir yerde konaklamışken, nasıl oluyor da bu teklifleri kabul ediyorsun? Eğer sana biat etmeden buradan çıkıp giderse, daha da güç kazanır, ama sen zayıflayabilir ve güç kaybedersin. Sakın ona uyma! Gevşeme! O da arkadaşları da senin hükmünü kabul etsin. Eğer bu durumda ceza vereceksen, elbetteki ceza vermeye en layık sensin! Affedeceksen, bu senin yetkin dahilindedir! benim kulağıma gelen haberlere göre, Hüseyin ile Ömer askeri karargahta uzun uzun konuşuyorlarmış!" İbni Ziyad, bu sözlere kulak verdi. Şemir'e bir mektup
vererek, bunu Ömer b. Sa'd'a göndermesini söyledi. Mektubunda şöyle diyordu:
"EyÖmer!
Ben seni Hüseyin'le savaşmaya gönderdim. Yoksa ona uzun bir süre tanıman, bana karşı onu kayırman ya da onun gelişip ilerlemesine fırsat vermen için göndermedim! Şimdi iyi bak! Eğer Hüseyin ve beraberindekiler hükmü kabul edip teslim olacaklarsa, onları kıskıvrak bana getir! Eğer kabul etmezlerse, onları öldürünceye ve uzuvlarını paramparça edinceye kadar onlarla savaş! Onlar bunu hak ediyor! Hüseyin öldürülecek olursa, atlılar onun göğsünden ve sırtından geçip çiğnesin!
Şimdi, sen bize itaat eder ve emirlerimize uyarsan, emire baş eğenler nasıl mükafaat alırsa sen de öyle alırsın, yok(Hüseyin'e karşı savaşmayacak) emirlerimizi dinlemeyeceksen, askerlerimizin arasından ayrıl ve onların idaresini Şemir'e bırak! Vesselam". Şemir, İbni Ziyad'ın mektubunu Ömer'e ulaştınnca Ömer "Sana ne oluyor? Allah kahretsin seni! Ne getiriyorsun bana?Biz işi düzeltmeyi ümit ediyorduk, sen ise her şeyi berbat ettin! Andolsun ki, Hüseyin ebediyyen teslim olmaz. O, babasının taşıdığı ruhun aynısını taşıyor!" dedi. Şemir; "Peki ne yapacaksın?" diye sorunca Ömer; "Bu işi üzerime alacağım" dedi.

Şemir, Muharrem'in dokuzuncu günü Perşembe akşamı (9 Ekim 680 M.) Hz. Ali'nin oğlu Abbas'ı çağırdı, onunla birlikte diğer kardeşlerini de istedi. Onlara şöyle dedi:
"Kızkardeşimin çocukları! Sizlerin hayatı bağışlanmıştır.Eman üzeresiniz". Fakat onlar şöyle cevap verdiler:
"Allah sana da, verdiğin emana da lanet etsin! Sen bizim gerçekten dayımız olsaydın, hiç bize eman verip Rasulullah'ın oğlunu emansız bırakır mıydın?".
Hz. Hüseyin karşı tarafın en son neye karar verdiğini anlamak için Abbas'ı gönderdi. Abbas durumu öğrendi ve onların sözlerini Hüseyin'e bildirdi. Hüseyin;
"Şimdi tekrar onların yanına git. Yarın sabaha kadar geciktirebilirsen iyi olur. Biz de gece boyu namaz kılar, Rabbimizden mağfiret dileriz. Rab Teala biliyor ki, ben namaz kılmayı, Kur'an'ı okumayı ve O'na yalvarmayı seviyorum".
Hz. Hüseyin bu zaman içinde ailesine ve arkadaşlanna vasiyet etmeyi de istiyordu.
Abbas kalktı,karşı gruba gitti. Onlara; "Bu akşam gidiniz, biz düşünelim. Sabah olunca inşaallah karşılaşırız. Sizin teklifinizi ya kabul ederiz yahut geri çeviririz" dedi. Ömer b. Said, Şemir ve çevresindekiler kısa bir tereddütten sonra bunu kabul ettiler ve döndüler. Hz. Hüseyin arkadaşlannı topladı ve şunlan söyledi:

"Yüce Allah'a övgülerin en güzelini sunuyorum! Ona, sıkıntılı zamanlarım için de ferah anlarım için de hamdediyorum! Allah'ım, bizim atamızı Peygamber kıldığın ıçın sana şükürler olsun! Bizlere hakkı işiten kulak, gören göz ve anlayan kalpler verdiğin için, Kur'an'ı öğrettiğin ve dinde derin bilgi sahibi yaptığın için sana hamdediyorum! Bizleri, sana şükreden kullarından eyle! Ben şu arkadaşlarımdan daha vefakar, daha hayırlı birini görmedim. Ailemden daha iyi ve akrabalık haklarına daha çok riayet eden başka kimse bilmiyorum. Allah hepinize benim yerime en hayırlı bir şekilde mükafatlar versin.Sanıyorum yarın düşmanla yüzyüze geleceğiz. Hepinize izin veriyorum. Serbest olarak beni bırakıp gidiniz, bundan dolayı da sizi kınayacak değilim. İşte! Gecenin karanlığı sizleri örttü. Siz de onu, sırtına bindiğiniz bir deve gibi değerlendirin. Allah hepinize mükafatlar versin. Daha sonra bu ülkede, burada ve bu şehirlerde Allah bu sıkıntının sonunu getirinceye kadar dağılınız. Şunu iyi biliniz ki, onlar beni istiyorlar. Beni ellerine geçirince başkalarını aramaz ve benimle oyalanırlar".
Hz. Hüseyin vasiyetini bitirince, hiç kimse oradan bir adım dahi atmayacağını bildirdi. Esed'li Müslim b. Avsece, Hz. Hüseyin'in önüne dikilerek şöyle dedi:
"Bizler seni bırakıp gideceğiz ha! Peki senin hakkını ödediğimiz hususunda Allah'a nasıl hesap vereceğiz? Nasıl özür dileyeceğiz. Allah'a yemin ederim ki, mızrağımı onların göğüslerinde kırmadıkça ve silahım elimde ölmedikçe senden ayrılmam".
Aşura günü (10 Ekim 680) Hz. Hüseyin sabah namazını arkadaşlarıyla beraber kıldı. Yanlannda 32 atlı, 40 da piyade vardı. İki taraf karşı karşıya geldi. çatışma çok uzun sürdü. Hz. Hüseyin'in mübarek başını gövdesinden ayırdılar. Hz.Hüseyin ele geçirildiğinde 33 kesik, 34 tane de darbe izi taşıyordu. Hz. Hüseyin'in taraftarlanndan da öldürülenler 72 kişiydi. O gün Hz. Hüseyin'in hanımı Rebab'ın kölesi olan Ukbe b. Sim'an'dan başka hiç kimse kurtulamadı.

Hz. Hüseyin Hicri 61 yılında, Muharrem ayının 10'unda (Aşura günü) şehid oldu..

 
 
Ara
İçeriğe dön | Ana menüye dön